Hakan Arslanbenzer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hakan Arslanbenzer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
14 Şubat 2011 Pazartesi
13 Şubat 2011 Pazar
Domates
Tembellik aylarım bitmedi. Aslında çevremdekiler iyi bilir ki, çalışkan bir adamım. Şiirden bahsederken de kendimden nadiren bahsederim. Şiirden bahsederken kendinden bahsedilmesinden de çok hoşlanmam. (Hayır, feci derecede kendini beğenen bir adamım üstelik.) Yazılarımda öyle şeyler yoktur ama bu sefer tembellik aylarımın hüküm sürmesinin hatrına böyle yazacağım. Yani hem tembellik hem kendinden bahis.
Heves kapanınca bir saldırı olacağından adım kadar emindim. "Doğada boşluk yoktur" ne de olsa... O boşluk da çeşitli tartışmalarla doldurulmaya çalışılıyor işte. Türk Şiiri'nin bütün meselesi buymuş tribi yapmanıza bayılıyorum yani. Bugün çoktan kabul edip kaldırmış olmamız gereken bazı şeyleri neden tartışmamız gerektiğini anlamıyorum mesela. Bir kere kitap-lık'ın merkez olduğu filan yok. Adına ve isim seçimine takıp başka bir şeyini tartışmadığınız ŞMK'de söylemiştim: Enis Batur'a vurmak bile klişe. Batur şiir adına ciddiye alacağımız bir isim midir? (Belki sütte ne çok kan'la ya da koma provaları'yla. Arada üç beş şiir. Başka bir şey bulamıyorum ben kendi adıma.) O nedenle "kitap-lık'a mıydı pozunuz?" olaylarını da anlayamıyorum doğal olarak. heves'te yazarken kitap-lık'ta yazı yayımlamış birisi olarak konuşuyorum. Kitap-lık'ın merkez/iktidar olduğu sayıltısından vazgeçin, masayı boşuna işgal etmeyin.
Bir başka mesele de Osman Özbahçe. Bu sayı (14) Karagöz'de heves ile fayrap'ın nikahını Ahmet Güntan üzerinden kıymaya çalışmış. Birbirimizden çok hoşlanmasak da (ve hatta işi soyadımla dalga geçmeye götürecek kadar terbiyesizce davranmış olmasına karşın) ben Hakan Arslanbenzer'e karşı belirli bir mesafede duran birisiyim. Yani doğrusuna doğru, eğrisine eğri diyebilecek kadar mesafede. O nedenle rahat konuşuyorum. (Belli ki Özbahçe o mesafeyi kaybetmiş.) Hakan Arslanbenzer dergicilikten anlayan bir adam. Bu numaralara gelmeyecek kadar olayın farkında ama ben de Hakan Kalkan'dan, Esma Toksoy'dan bir şey olmayacağının, olmadığının farkındayım. Onlardan bir şey çıkmayışının üstünü dergicilik taktikleriyle kapattığını görüyorum. Özbahçe, yazılarından okuduğum kadarıyla şiirden az çok anlayan birisi. Madem öyle neden heves'le fayrap'a nikah düşürmeye çalışıyor? Buna çoluk çocuğun bile güleceğini bilmiyor mu? Biliyor şüphesiz. İki rakibini birden aynı potada eritmek gibi berbat bir taktiğe başvurmasına gülüyorum ben de o halde. Özbahçe bununla da yetinmiyor. Serkan Işın'ın peşine takıyor bütün heves'i. Serkan'ın gittiği yolları heves'in izlediğini söylüyor. Artık Özbahçe'nin şiir bilgisinden şüphe edebiliriz. Mesela bilmediği konularda (Enis Akın'ın Hilmi Yavuz'a yaptığı eleştiriden sonra dergiyle ilişkisinin kesilmesi gibi.) konuşmasını şaşırtıcı bulmuyorum. Her insan hayatta en az bir kez bilmediği bir konuda konuşmuştur ama ne bileyim yanında hava atmak istediği biri falan vardır herhalde. Neyse Serkan'ın şiirsel atılımını keyifle ve dikkatle izleyen birisiyim. Birçok konuda uzlaşamayabiliriz, gerek de yok o klişeyle. Ama Serkan'ın "yüzey şiir"den bu yana yaptıklarını düşünüyorum da oradan (Serkan'ın kendisi dışında) bir kanal açıldı mı hiç emin değilim. Görsel şiir önemli bir çabadır, eyvallah. Durup düşünelim, kendi metinlerini çıkarabildiler mi? Hayır. Barış Özgür için "olmaz" dediğimde o zaman heves'in editörü olan arkadaşlar kızdı bana. Onların da eline sağlık. Bu bahsi uzatmaya gerek yok.
Heves'e vurmak için karayazı'ya sarılmayı da saçma buluyorum. Ben zaten Karayazı'yı neredeyse tamamen saçma buluyorum. Yani zaten Mehmet (Öztek) onlara detaylıca bir yanıt vermişti, bir tur daha üstünden geçmeyelim. Dümdüz oldu adamlar zaten. "alelade" (heves, XVII) gibi bir şiirden sonra "Tamirci Çırağı" (karayazı, sayı: 3) gibi bir şiir yazan Ersun Çıplak'ın ödünç algı filan demesinin ilertutar bir yanı yok. "Tamirci Çırağı"nda kullanılan teknikleri daha önce Enis Akın ve Aslı Serin'in de kullandığını bilen biliyor, bilmeyen karayazı'nın numaralarını yutuyor. Yazarlara söylemediklerini söyleterek, ödünç algı filan deyip çamur atarak yazanlara Enis Akın ya da Necmi Zeka'nın neden tepki vermediğini (Aslında Akın kısmen verdi sayılır. Anti-kariyerist manifesto yayımlayacaktı. Kaldı sanırım o iş?) merak ediyorum kendi adıma. Çünkü onları önemsiyorum, saçmalamaları değil. Kısacası: Karayazı? Geçiniz.
Buna değinmesem olmaz. Neden olmaz? Canım istiyor ondan. Hakan Arslanbenzer'in son dönemdeki iki tespitine katılıyorum: 1) Türkiye'de şairler orta ve alt-orta sınıftan gelmenin ve kültürel olarak oraya ait olmamanın belasını hep yaşamışlardır. (Bu, ayrıca tartışılması gereken bir şey.) 2) "Zaten hevesçiler her zaman öyle ya da böyle bir ekip görüntüsü vermekten kaçındılar. Birlikte göründüler ama ekip olmayı reddettiler. " demiş. Büyük oranda haklı bence. Ama farklı bir yerden. Ben heves'in tam anlamıyla ekip olmayı beceremediğini düşünüyorum. Yani red, değil de dinamikler, kişilikler, olaylar ona izin vermedi gibi. Neyse, heves editörleri benden daha iyi yanıtlayabilirler belki bunu. (Sanıldığının aksine heves bence editörlerinin çabasıyla yürüyen bir yayındı. Ekip değillerdi yani. Örneğin ben Burak Acar'ı hayatımda iki kere gördüm, birinde on beş dakika.)
Heves, fayrap, karagöz, mahfil. Dördünü bir potada eritenlere hep savaş açtım. Dördünü de önemsediğimden. Yunus Nadi Ödülü almış 60 yaşındaki amcalara veyahut heves'e bir şiir gönderip mevzuyu çözdüğünü sanan gençlere (valla, lafım sonatçılara değil, o kendini biliyor) de... Konu şiir olunca afedersiniz babamı tanımam, zaten benim babam şiirden anlamadığı için edebiyat dergisi okumuyor. Çok modern geliyormuş ona mevzular ve şiirler. Reddin de mantığı olur, yoksa onu buna ekle, bunu buna koy mantığıyla pazardan domates dahi alınmaz.
Etiketler:
Enis Akın,
Fayrap,
görsel şiir,
Hakan Arslanbenzer,
heves,
Karagöz,
Karayazı,
Kitap-lık,
mahfil,
Osman Özbahçe,
Serkan Işın,
yüzey şiir
11 Şubat 2011 Cuma
Kayıp Otoban
Hakan Arslanbenzer fayrap blogunda birtakım ithamlarda bulunmuş, yavşak olup olmadığımı açıklığa kavuşturmam gerektiğini söylemiş. Bütün gün dışarıda, iş güç gailesindeydim, okuyamadım. Google’da ön bellek görüntüleri de yok. Arslanbenzer iki yazı yazmış. Sonra ikisini de silip bir üçüncü yazıyı yazmış. Kayıp (Otoban) Metin’(ler)den dolayı muğlak bir durum var. Sis bulutuna karşı yazıyorum. Bana aktarılanlardan anladığım kadarıyla, Arslanbenzer bir bardak suda fırtına koparmaya çalışmış. Benim şiirpostası’ndan ayrılmama/çıkartılmama sebep olan olay 2004’te Ata Erbayav diye bir müsteara “liboş göt” dememdi. Arslanbenzer bunu Kitap-lık’la ilişkilendirerek hatırlamış galiba. Hatırladığım kadarıyla, o yıllarda Kitap-lık’la ilgili yazdığım yorum; genç şairlerin Kitap-lık’ın sonundaki özgeçmişlerine yönelik bir eleştiri ve yine genç şairlerin başka dergilerde yayımlanan şiirlerini künyesiz olarak gruba geçtikleri halde, Kitap-lık’ta, Adam Sanat’ta yayımlanan şiirlerini nal gibi künyeli olarak paylaşmalarına yönelik bir saptama ve dalga geçmeydi. Ötesini hatırlamıyorum, hafıza-i beşer de nisyan ile maluldür, başkaca bir şeyler çıkarsa da utanmam. Yine aynı postada 2001’de beğendiğim genç şairler olarak Bejan Matur ile Altay Öktem’i belirtmişliğim var. Gelişmekten, tekamülden de, geçmişten de utanmam. Alnım açık. Bunları Hakan Arslanbenzer bal gibi bilir. 8-10 yıl sonra neyin hesabını niye sormaya kalkıştığını anlayamadım doğrusu. Tutturmuşlar bir Kitap-lık. Üstelik benim Kitap-lık’ta hiç şiir yayımlamadığımı iddia ettiğimi de yazmış herhalde. Kitap-lık’ta iki şiirim yayımlandı, ikisi de ikinci kitabımda var. Böyle bir atıp tutmaya kalkışmam için “yavşak” değil düpedüz aptal olmam gerekir. Neden böyle saçma, temelsiz bir iddiada bulunayım. Arslanbenzer kendi blogunu açıp bakarsa Kasım sonlarındaki bir tartışmada “dergisi kapanınca kitap-lık’ta şiir yayımlayan heves şairleri muhalif mi şimdi?” gibi bir yazısına yazdığım “heves kapandıktan sonra kitap-lık’a -henüz- şiir göndermedim, ama” diye başlayan, “kitap-lık’ta korsan mitinge burun bükmem” diye devam eden yorumumu görebilir. Bu ne demek; Ağustos’tan Kasım’a daha üç ay geçmiş, o “heves kapandıktan sonra Kitap-lık’a şiir gönderenler” arasında adım geçmiyorsa tesadüftür, henüz göndermemişimdir. Hoş, Kasım’dan sonra da göndermedim, son günlerde ise artık bu dergi ortamındaki dedikoduların verdiği bıkkınlıkla “dergilere elveda” dedim, hatta yazdığım bir şiiri de bu bloga koydum, yarın öbür gün bu kararım da değişir, gönderirim bir yerlere ya da delirir tek sayfa tek kişilik bir dergi çıkartırım. Hata, tutarsızlık kollamaya devam edin. Hay bin dergi ya, ıncık cıncık bütün duygularımın hesabını vermeliyim sanki. Üstelik heves’le ilgili söz almaktan yoruldum ve sıkıldım, sıradakine bakmak istiyorum, what’s the next yani, ama bir türlü bırakmıyorlar, sürekli gıdıklayıp ortaya çekmeye çalışıyorlar.
Bu Kitap-lık meselesi etrafında kopan fırtınanın büyük kısmı küçük oyuncuların ve azılı fesatların koşturmacası. Arslanbenzer de farkında mı bilmiyorum, o azılı fesatlardan biriyle işbirliği yapmış. O anadan doğma fesat ki, “Kitap-lık’ta birbiriniz hakkında yazdınız” der de, birbiri hakkında yazılarda Mehmet Öztek’in Ali Özgür Özkarcı’yı, Mustafa Bayram Mısır’ın da Mehmet Öztek’i sayfalarca kıyasıya eleştirdiğini nedense görmezden gelir. Kaldı ki, birbiri hakkında PR yapmanın kitabını yazmıştır bu azılı fesat ve etrafındakiler. “Sözümona eleştiri”rken nedense bir türlü esasa da gelemezler, yani yazıların içeriğine. Yoksa şairlerin, şiiri üzerine kafa yorduğu şair arkadaşları üzerine yazı yazmaları olağan bir şey. Yazının niteliğine bakacaksın; fesatlarınki gibi bülten yazısı mı, yoksa eğrisiyle doğrusuyla kafa yormanın ürünü mü? Geçelim. Hınç bunların tabiatıdır. Ağır Ol Bay Düzyazı’nın siyah sayfa uygulamasını kendilerine hakaret sayıp (“ne yani biz kötü şiir mi basıyoruz mesela?” deyip) Selçuk Yamen’e burunlarından soludukları bile vakidir. Bu işler öyle Serkan Işın’ın yaptığı gibi “biz her paylaşıma açıktık” tarzı sulandırmalarla açıklanamaz. Serkan Işın, sağlam adımlarla başladığı yolda PR uğruna, müşteri temsilcisi bulma uğruna, görsel şiir bir yana, 2000’lere bir yığın parazit hediye etmiştir. Sonuç: Geçenlerde “2004 yılından beri somut olarak görsel şiir ile uğraşan birkaç şairin başına gelenlerin incelenmesi, muhtemelen edebiyat/dışı sayılan tüm disiplinler için ilginç bir deneyim olacaktır, olmuştur. Bir şeyin devam etmemesini, onun hakkında fikir fikriyat üretilmesinin engellenmesini, ne bileyim, tartışılmasını bu kadar az isteyen başka kuşaklar olmuş mudur, bilmiyorum (var ve biliyorum gerçi).” diye yazmış sitesinde. Hahaha. Cümle bozukluğu bir yana (devam etmemesini bu kadar az isteyen (what?) / fikriyat üretilmesinin engellenmesini bu kadar az isteyen (what?) / tartışılmasını bu kadar az isteyen) ne demek istediği anlaşılıyor. Elinizden tutan, kolunuzu zincirleyen mi oldu? Bu saçmalıkları bugün doğanlara 20 yıl sonra yuttursun Işın. (Ha tabii, 2000’lerin tarihini yazmaya çalışan bizdik değil mi!) Poetikhars arşivlerinden bahsediyorlar bir de sıkça, Onur Kuzgun’un Suzan Sarı’ya yazdığı nefis yazıyı neden bulamıyorum? Başka nicelerini de. Bir el atsalar. Görsel şiir bugün ürünsüz reklam kampanyası gibi bir şey. Serkan Işın’ın yaptıkları var, Barış Özgür’ün yaptıkları var, diğer birkaç isim ise birkaç umut vaat eden çalışmadan öteye gidemediler. 2006’da Siyahi’ye yazdığım yazıda da görsel şiir bağlamında özellikle bu iki şair üzerinde durmuştum. Serkan Işın’a da biz sormasak gelecek kuşaklar soracak: “Hocam, iyi güzel de, yapıtlar nerede? Şarkdemir’inkiler mi, fesatınkiler mi, diğerleri mi... onlardan da, o şiir bilmeyen photoshopculardan da hayır gelmemiş ki sana!” Işın, keşke beş benzemez misali bir araya gelip sayfalarını (artık 16-16-16 düzeninde mi bilemiyorum) bölüştükleri Karagöz gibi dergilerdeki komşularına sorsaydı, görsel şiirle ne ilgileri olduğunu, samimi fikirlerini. Işın, “Aslı soruyu cevaplamamış” deyip duruyor ama cevaplanmayan soru Aslı’nınki. Kitaba gelmesine de gerek yoktu, Işın’ın Kitap-lık’ta şiirleri yayımlanmadı mı? Bu aklıevvel ve durumdan vazife çıkarmaya çalışan fesat, madem böyle bir cadı avı başlatmak istiyor, aynı soruyu yamanmaya çalıştığı (son kapı mı acaba?) Işın’a da sormuş mu? Soru bu kadar basit. Tabii en iyisi ahlak zabıtalığını bırakıp şiire gelmesi. Görünen o ki, Kitap-lık’ta şiir yayımlamanın yazdığını yayma dışında pek bir numarası yok ama Kitap-lık’ta yayımlayanları içeriğe bakmaksızın yaftalayarak kendine bir muhalif kimliği ısmarlamanın avantası bol. Kısa yoldan 15 dakikayı aşkın muhalefet şöhreti yani. Bravo. Fesatın, gelen yazılardan sonra “bir tane daha geldi” çığlıkları atması da (sessiz çığlık mı demeli, onun dilinden konuşacak olursak) manidar. Yazdıklarıma engel olamazsınız, ancak tepki verebilirsiniz, gibi bir şeyler de demiş. So what? Biz ne yapıyoruz? Burası internet demokrasisi, kim kime engel olabilir, burası fesatların krallığının toprakları.
Neyse, konu dağılmasın. Çok ilginç bir konu bu. Hiç istemiyorum dağılmasını. Eğri oturup doğru konuşalım; 2000’lerin paylaşım savaşını en önce en geridekiler başlattı. O azılı fesat gibiler yani. Küçük oyuncuların ve azılı fesatların adını anmam, onu geçiyorum. Bir telaşla hepiniz bu paylaşım savaşınızda muvaffak olmaya çalışıyorsunuz. Ne diyeyim, Allah kolaylık versin. İşin komik tarafı, savaşı bizim yaptığımız yönünde endişeli bir reklam kampanyası başlatmış olmanız. İşte buna gülüyorum. Çünkü şiirler ortada. Hata Devam Ediyor da ortada, Akasya Durağı da ortada, Nesnevi de ortada. Endişeye mahal yok yani. Durun, hemen alınmayın, sadece hepsi ortada dedim, hepsinin ortada olmasından bu kadar korkmayın, bunun üstünü laga lugayla örtmeye çalışmayın, açın şiirlere bakın.
Ha, ne diyordum? Hırs, haset, hezeyan, bunlar yeri geldiğinde epey kötü şeyler. Arslanbenzer kendi kendini durduk yerde niye dolduruşa getirdi, niye böyle “şerefli ikincilik” psikolojisine girdi bilmiyorum ama girdiği istikamette bir yanında o azılı fesat var diğer yanında heves artıklarının karayazılamaları. [Günahını almayayım; son mahalle kavgasında Karayazı’nın bana yönelik aleni iftiralarına karşı tavır almıştı Arslanbenzer (ne yalan söyleyeyim Enis Akın’dan beklerdim), minnet de duymuştum, ama sonra ne olduysa yine aynı kompartımana girdi. Arslanbenzer’in kendi deyimiyle “iyileri sevip kötüleri desteklemek”tir bu]. Zaten bize kızan, Karayazı’ya sarılıyor ya neyse, demirden korksam trene binmezdim. Allah selamet versin, ne denir ki, tepe tepe kullansınlar birbirlerini. Arslanbenzer bir taktisyen tabii. Ne zaman Fayrap’ın üstüne bir ölü toprağı serpilse bir heves kavgası (Allah Allah acaba neden başka dergi değil) patlatıp ekibini elektriklendirmeyi, şöyle bir silkinmelerini sağlamayı bildi. Gitgide kolaycılığa da dönüştü galiba bu taktiği; heves ölmüş, geride kalmış, heves’in ölüsüyle kavga ediyor bu sefer. Dirisiyle başa çıkamadı, ölüsüne karşı bir şansı olur belki, Allahtan ümit kesilmez.
Etiketler:
2000'ler,
Fayrap,
Hakan Arslanbenzer,
heves,
Kitap-lık,
Poetikhars,
Serkan Işın
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)